"DÜN AKP'YE KÜFREDENLERİN, BUGÜN METİHLERE BAŞLAMASI TEHLİKELİ"

5.03.2014 20:39:17
Ak Parti'nin kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat, Hülya Okur'a konuştu.

 Ak Parti'nin kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar: "Öcalan MHP için büyük bir kıymet...Türkiye, zaten bölünmüştü...Gezi'de ince mesajlar vardı...Başbakan'ın telefonunda "Senden büyük Allah" yazıyor...İktidarın muktedir olmak gibi bir hastalığı var...Mecliste yaşam tarzına müdahale var...Yerel seçim bütün seçimlerden önemlidir...Ergenekon hala yaşıyor"


"Kadr ü şanı yüksek biri o...Fehametli geçmişinin üzerine bir sandalyeden ötesini çekmiş biri o...Ak Parti'nin ak yüzlerinden...Başındaki ağırlığı, elindeki açıklıkla, yüreğindeki şefkati dilindeki izzetle, yaklaştığı iktidarı mütevazilikle taşımış biri...Hürriyeti hakikatin galabesinde tutmuş, insanı insan karşısında hür, Allah karşısında kul, hukuk karşısında eşit tutmuş, kendisini de siyasetin acizliğine terk eylememiş bir Fazl o. Dengir Mir Mehmet Fırat sizlerle...." “GENÇ YAŞTA SİYASETE GİRME HATASINI YAPTIM” 30 Aralık 1945'te Adıyaman Kâhta'da, Ali Bey ile Münevver hanımın aoğlu olarak dünyaya geldiniz. Amcanız ve halanızın oğlu da siyasetle ilgilenmiş ama sizin hamurunuzu en çok Ağa Kavi aşiretinin önde gelen isimlerinden olan dedeniz Hacı Bedir Fırat’ın mayasının kabarttığına inanıyorum, doğru mu?

Resmi doğum tarihim 8.8.1943'tür ama 1973 yılında milletvekilliği adaylığına müracaat ettiğimde yaşım tutmuyordu, bir şekliyle mahkemeye müracaat edip büyütme durumunda kaldım. Ben ailemin siyasetle ilgilenen 5.ferdiyim. Yakınlarım daha çok siyasetle ilgilendi. Babam da, amcalarım da, dayılarım da, dedem de siyasetin içinde. Genlerde olunca veya aile içerisinde bu kadar çok siyasetle ilgilenen kişi olunca bir hatayı da ben yaptım. Çok genç yaşta siyasete girdim. Gençlere o kadar çabuk siyasete girilmesinin doğru olmadığını söylüyorum. “SİYASETİN TEMEL FELSEFESİ, İNSANIN YÜZÜNÜN AK EDİLMESİDİR” Erken yaş dışında tek başına siyaseti de yanlış görüyorsunuz galiba. Enis Berberoğlu, “Dengir Mir Mehmet Fırat’ı AKP’nin aydınlık yüzleri arasında sayarım” demişti. Siyaset insanın yüzünü ak bırakabilir mi? Aslında siyasetin temel felsefesi, insanın yüzünün ak edilmesidir çünkü siyaset bana göre kendi ülkenizdeki insanlara daha iyi bir hayatı yaşatabilme sanatıdır, eğer siz bunu becerebiliyorsanız, kendinizi insanlığa ve halkınıza vakfedebiliyorsanız, bana göre kutsal bir meslek. Ama yok, bu kişisel menfaatlere dönüşürse veya kişisel egoların tatmini için siyaset yapılırsa bunun çok faydalı olduğu kanısında değilim.

“AK PARTİ’DE 80 KÜSUR MİLLETVEKİLİNİN KREDİ KARTI KARA LİSTEDE” “MİLLETVEKİLİ MAAŞI GEÇİNDİRMİYOR” "PARA TAHSİL EDEMEDİĞİM İÇİN İYİ AVUKAT OLAMADIM" Bu her işte öyle. Hayatınızın 24 yılını narenciye işine vakfettiniz. Sahibi olduğunuz 360 dönüm arazi siyaset dışındaki geçim kaynağınızdı. Yaptığınız işlerde temel görev olarak kendinize ne verdiniz, hangisi olmazsa olmazdı; mesela dürüstlük, helal kazanç, gayret? Gençlere siyaseti tavsiye etmememin sebebi şu, birincisi hayatlarını kazanmış olmaları lazım, bir birikimlerinin olması lazım. O birikim yok ise ki siyaset ilelebet süren bir iş değil, belli bir noktada sona ereceği hesaba katılmazsa kendileri için iyi olmaz. O sona erişte hakikaten dürüst olarak hareket etmiş ise yaşamını devam ettirebilmesi çok müşkül oluyor. Bunu genç arkadaşlarda çok yaşadım, ya aileden gelen ek bir geliriniz olacak, yoksa milletvekilliğinden aldığınız maaş size yetmez. Hiçbir milletvekilinin maaşı kendisini geçindirmeye yetecek bir maaş değildir çünkü milletvekilinin görünmeyen o kadar çok masrafı vardır ki, başka bir geliri yoksa Ankara’da sefilleri oynar veya da birilerinin maşası haline gelebilir. 2007’de incelemiştim, sadece Ak Parti’de 80 küsur milletvekilinin kredi kartı siyah listeye alınmıştı. Bu da şunu gösteriyor ki, o çok görülen maaş aslında o insanları geçindirmiyor.

Ben ticarette pek başarılı olmadım çünkü ticareti bilmiyorum hatta avukatlıkta da çok başarılı olduğumu söyleyemem. İyi bir hukukçu olduğumu iddia ederim ama iyi bir avukat olduğumu iddia edemem çünkü hiçbir zaman para tahsil edemedim. Hatta müvekkillerin yol parasını, vekalet ücretini de ben ödediğim için bu işin külliyen zarar olduğunu görüp o defteri kapattım. Ticaret işine girdim ama orada da başarılı olamadım çünkü para istemekten utanıyordum, ticarette de para istemezseniz kimse size getirip para vermiyor, dedem de babamdan bana intikal eden Mersin’de bir miktar arazim var, arazi ile meşgul olup, onun getirdiği helal kazançtan geçimimizi sağlamaya çalışıyoruz.

Hayatım boyunca harama, başkasının malına tenezzül etmedim onun için de her zaman iftiharla söyleyeceğim şey şu, biliyorsunuz milletvekili olduğunuzda mal beyanında bulunursunuz ve bunu da her iki yılda tekrarlarsınız. Şunu söyleyebilirim ki: “Milletvekilliğine başladığımda bulunduğum mal beyanımla, milletvekilliğini terk ettiğimdeki mal beyanım arasında eksi var, artık yok, arttıramamışım bir şey” hiçbir kişiye veya kurum benim devletle bir iş yaptığımı, menfaat karşılığında birisine aracılık yaptığımı söylemesi mümkün değil. bu benim için bir kıvanç vesilesi. Benden sonra çocuklarıma da intikal edecek en büyük miras, bana göre bu. “MİLLİ GÖRÜŞTEN GELMEDİM” Ahlakınızın ideolojinizdeki karşılığı nedir? Ahmet Hakan bir yazısında, “Dengir Mir Mehmet Fırat "Milli Görüşçü" değildir... “Bir tutam "Asya tipi feodal ağalık düzeni" bir tutam "Süleyman Demirel ile eski yoldaşlık, bir tutam" toprak ağasının hukuk okumuş çocuğu" ve "narenciye ihracatçısı" karışımıdır” demişti. Sizi gayri safi yapan bir yönünüz yok mu? Bu karışım ortaya ideolojik olarak nasıl bir lezzet çıkarttı? Doğrudur, hiçbir zaman Milli Görüşten gelmedim. Fazilet Partisinden milletvekili oldum ama Fazilet Partisinin de milli görüşü temsil ettiği kanısında değilim. Çünkü refah partisinin kapatılmasıyla milli görüşten gelen ekibin bir değişime uğradığı kanısındayım. Fazilet Partisinde başladığım yıllarda da ben; liberal, özgürlükçü, demokrat bir yapıya sahiptim. Ondan önce de DYP ve Adalet Partisinde görev almıştım. Fazilet Partisi kapandıktan sonra da, tercihimi Saadet Partisinden yana değil, Ak Partisinden yana koymuştum çünkü kendimi nitelendirdiğim vasıfları, Ak Partinin programında ve tüzüğünde gördüm. İki dönem de Ak Parti milletvekilliği yaptım, bir süre Genel Başkan Yardımcılığı ve MKYK üyeliğini yürüttüm. “ASLOLAN CUMHURİYET DEĞİLDİR” “CUMHURİYET, ARTIK CUMHURA AİT, SEÇKİNLERE DEĞİL” “ÖZGÜRLÜK PEDALINI MUTLAKA ÇEVİRMEK ZORUNDASINIZ” Ak Parti gibi 12 yıllık iktidarı elinde bulunduran bir partinin kurucusu olmak, Cumhuriyetin kurucusu olmakla eş değer bir duygu mu?

Türkiye’de yanlış servis edilen bir kronu var, Cumhuriyet ile demokrasiyi eş anlamlı görüyoruz, aslında ikisi ayrı şeyler. 1923’te cumhuriyet kuruldu, kurulmak zorundaydı da, artık imparatorluklar dönemi bitmişti, I. Dünya Savaşı Almanya ve Osmanlı imparatorluğunu tasfiye etmişti. Dolayısıyla yapılacak olan şey, cumhuriyetin kurulmasıydı. 1919’dan geriye doğru baktığımızda, Osmanlı devleti aydınlarının böyle bir eğilim olduğunu görürüz ama aslolan Cumhuriyet değildir, aslolan demokrasidir. 21.Yüzyılda sizin bir padişah tarafından yönetilmiş olmanız veya olmamanız çok çok önemsenmiyor. Bunun en güzel örneğini Avrupa ülkelerinde(İngiltere, Luksenburg, Belçika, Hollanda vs) görüyoruz, krallarla idare ediliyor, cumhuriyetle değil ama bu ülkelerin temel özelliği demokrat oluşları ve insanlar orada daha mutlu, daha zengin ama Irak’ta Saddam döneminde de Cumhuriyetti. Libya’da Kaddafi döneminde Cumhuriyetti ve buna benzer bir sürü yerde cumhuriyetler(Mısır, Suriye) Mühim olan demek ki eğer siz cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırıyorsunuz, iyi bir rejimi yakalamış olabilirsiniz.

Ak Partinin başlangıçtaki temel işlevi buydu yani Cumhuriyeti, cumhura, halk mal etmekti. Seçkin bir elitin elinde, istediğiniz zaman müdahale edilebilen muz cumhuriyeti olmaktan kurtarmak vardı ama ikinci olarak da odağı devleti değil, bireyi alan demokratik bir cumhuriyeti hayata geçirebilmekti. Bana göre bir çok noksanı olmasına rağmen başarılı oldu. Ama en azından artık cumhuriyet, cumhura ait, seçkinlere, bürokratik yapıya ait değil. Bileri hakkı olmadan bu ülkenin sırtından geçinip, bu halka efendilik iddiasında olanlar bu mevkilerini kaybetmenin acısı içindeler. Ben onları çok iyi anlıyorum. Yüzlerce yıl devam eden bir debdebenin bu son olaylarla sona ermesi hazmedilebilecek bir şey değil, hamımlarını da, çocuklarını da, kendilerini de anlıyorum. Sıkıntılarının kendi yönlerinde haklılardı ama toplum nezdinde ise haksızlardı.

Avrupa Birliği konusunda yavaşlar oldu ama demokratik açılımlar sürüyor. Ama ümit ediyorum bu süreç devam etsin, etmediği taktirde, bu bisiklet sürmeye benzer, eğer pedalı çevirmezseniz düşmek mukadderdir. Mutlaka demokrasi, özgürlük pedalını çevirmek zorundasınız. “AK PARTİ SÖZLERİNİ 2007’DEN SONRA TUTMAYA BAŞLADI” Emeğinizin gurura dönüştüğü an neresi oldu? İlk seçim galibiyeti miydi mesela? Değildi, ilk seçim çünkü 1945’den çok partili rejime geçmiştik, dolayısıyla seçimler yapılıyordu, seçimler sonucunda da, büyük bir çoğunlukla iktidar olan partiler vardı, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP gibi..ama bu siyasi partiler, bürokrasi tarafından al aşağı edildi, hatta bu ülkede bir Başbakan Bakanları ile katledildi. Dolayısıyla seçim kazanmak önemli değildi, seçimden sonra verdiğimiz sözleri tutabilmeydi önemli olan. Bunu da 2007’den sonra başardık, bu konuda önemli adımlar atıldı, büyük mücadeleler verildi, parti kapatma davası açıldı, tehditler yapıldı vs ama sonunda bir şekliyle toplumu yöneten hakim sınıf, bir şekliyle kendi görev alanı içine çekilme mecburiyetinde bırakıldı. Bu büyük oranda sağlandı. Bana göre en başarılı olunduğu dönem o dönemlerdir.

Ergenekon, Balyoz süreci, faili meçhullerin aydınlığa kavuşturulması yönünde gösterilen çabalar, en mutlu olduğum anlardır. Seçim kazanmış olmak insanı çok mutlu etmiyor, handikap asıl ondan sonra başlıyor. “PARTİ KURMAK KOLAYDIR, YÜRÜTMEK ZORDUR” “Türkiye’de parti kurmak, turşu kurmaktan bile kolaydır” şeklinde bir ifadeniz var. Ak Partiyi kurmak kolay oldu mu, yıkmak da aynı oranda zor mu? Türkiye’de parti kurmak çok kolaydır ama yürütmek çok çok zor bir iştir. Turşu kurmak için bir sürü işlem yapmanız lazım, temizlemeniz, seçmeniz, bastırmanız vs fakat belli sayıda insan içişleri bakanlığına başvurduğu zaman parti kurulur. Siyasi partilerin diğer sosyal örgütlenmelerden temel bir farklılığı var. Dernek mensubu yalnız örgütünün haklarını korur, siyasi partiler öyle değildir, siyasi partiler, iktidar olmak için kurulular, devleti yönetmek için kurulurlar. Siyasi parti dışında kalan kurum ve kuruluşların böyle bir amacı olduğu zaman, bu ağır bir oluşturur, müebbetle sonuçlanabilecek suçu oluşturur. Mühim olan o partiyi kurmak değil, programında yazılmış olan hedeflere varabilmektir. İdamesi, yürütülmesi ve iktidarda olması çok önemli. “TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ, BİR İSLAM DEVLETİ DEĞİLDİR” “DEVLETİN İNANÇLARA MÜDAHALESİ LAİKLİK DEĞİL, LAİKÇİLİKTİR” Dini eğilimlerin partiler üzerindeki etkisi çok tartışılıyor. “Türkiye bir İslam ülkesi değil” diyen Hilmi Özkök’ü, “Dikkatle okudum. Aklıselimin toplamıydı. Böyle bir devlet adamına sahip olduğumuz için iftihar ediyorum.” şeklinde yorumladınız.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir İslam devleti değildir, anayasasında yazıyor, laik bir devlettir. Çünkü Türkiye’de yalnız Müslümanlar yaşamıyor, evet %99 seviyesinde ama Ermeniler var, ateist var, Katolikler, Süryaniler var vs… Dolayısıyla bugün de bana göre Hilmi Özkök, yine doğru söylemiştir. Ama bu şu anlama gelmiyor, devletin dine, bireylerin inançlarına müdahalesini ben laiklik olarak görüyorum, o “laikçilik”tir. Türkiye’de yaşanan şey de laikçilikti. Yoksa laiklik bir dinin reddi anlamına gelmez, bilakis o dinin gereklerini yerine getirebilmenin devlet güvencesi altında olması sonucunu doğurur. Ama Türkiye’de yanlış bir tatbikat vardı, özellikle Müslüman olan kesim üzerinde, giyimlerinden, ibadet yerlerine kadar anlamsız, mantıksız bir sürü müdahaleler vardı, bu müdahaleler temel hak ve özgürlüklere de aykırıydı, kaldırılması gerekiyordu. Herhalde büyük bir nispette bu konuda sonuca ulaşılmış görünüyor. Eğer siz, dün Müslümanların yaşam tarzlarına müdahaleye karşı idiyseniz, bugün de başkalarının yaşam tarzlarına müdahaleye karşı olmak durumundasınız.

Çifte standart olmaz. Ancak o zaman özgürlükçü ve demokrat olabilirsiniz, evet belki hoşunuza gitmeyebilir, yaşam tarzımıza, dünya görüşümüze, inançlarımıza da ters olabilir ama bir toplumda yaşadığımıza göre, bu toplumdaki her insanın, başkasının yaşam tarzına müdahale etmediği sürece haklarını korumak zorundayız. “İÇKİ MÜDAHALESİNİ DOĞRU BULMUYORUM” 2010 yılında Bolu’da geçirdiğiniz yılbaşı gecesinde, rakı ve şampanya ile resimleriniz basına yansımıştı. İçki ile aranız iyi olduğuna göre, yasaklarla nasıl, içki sınırlamasındaki tepkiler yerinde miydi? İçki ile aram çok iyi değil, pek sevdiğim bir şey değil ama özellikle ben yasaklara karşıyım. Bir mevkide olmanız nedeniyle siz yaşam tarzınızı sınırlandırıyorsanız bunu iki yüzlülük olarak kabul ederim. Ben içki içiyorsam, ben bir partinin yöneticisi oldum diye dışarıda içmeyip, gizli gizli içiyorsam bu iki yüzlülüktür. Bu kişiliksizliktir. Ben toplumda belli yerlerde içki içmişsem, içki içebileceğimi göstermek için yapmışımdır, yoksa sevdiğimden dolayı değil, içki beni rahatsız ediyor. Sık sık içen bir insan değilim ama bu benim için bir tabu değil, başkasının içmemesi de benim için anormal bir durum değil, onun inancından, sağlık sorunlarından içmeyebilir, saygı duymak zorundayım. İçki müdahalesini ben çok doğru bulmuyorum ama içinde doğru olan şeyler var. Gece 10:00’dan sonra içkinin satılmaması bir çok Avrupa ülkesinde var.

Devlet içkiyi teşvik edemez, etmemesi lazım, uyuşturucuyu nasıl yasaklamışsa, cezai müeyyidelerle sınırlandırmışsa, içkinin de faydalı olduğunu söylemek mümkün değil. Ama içiyor ise de bunu çok yaygınlaştırmamakta fayda var. Gece 10:00’dan sonraki kısıtlamayı anlarım ama içki içilen bir alanın etrafının çevrilmesi, insanların görmemesi gibi bir şeyi benim mantığım almıyor. İstanbul’da çok güzel bir yer var ama içki yok, hemen bitişiğinde yapılan yer içkili olacak, isteyen oraya, isteyen buraya gider, ben içkisiz olan yere gidiyorum, bu içki içmediğimden dolayı değil, servisi, manzarası, ambiyansı hoşuma gittiği için oraya gidiyorum ama bunu yasalarla sınırlamanın doğru olduğu kanısında değilim. “MECLİSTE YAŞAM TARZINA MÜDAHALE VAR” “İLK MECLİSLER BUGÜNKÜ MECLİSTEN DAHA KUTSAL GÖREVLER YAPMIŞTIR” Müdahaleler konusunu açarsak, ilk anayasa taslağı çalışmasında, “kılık kıyafet serbestliği özgürlüğü daraltır”, şeklinde bir beyanınız olmuştu. Baş örtülünün özgülüğünü yok mu sayıyordunuz yani? Siyasetçinin her sözünü bir ayet gibi algılayamazsınız. Siyasetçi, şartlara göre konuşur. O günkü şartlar içerisinde başörtülülere bütün okullar kapalıydı, hatta sokaklar bile kapalıydı onlara. Mühim olan o kız çocuklarına evvela okuma imkanlarının sağlanmasıydı. Eğitim alanında serbest olmalıydı ama kamu tartışılabilirdi.

O günkü konuşmamı o şekilde algılayın isterim. İnsanların yaşam tarzına müdahaleyi hiçbir zaman doğru bulmadım. Şu anda halen mecliste yaşam tarzına müdahale vardır. Kravatlı gideceksin, niye kravatlı gideceğim? Dünyanın neresinde var böyle bir mecburiyet? Kadınlar mutlaka etek giyecek, pantolon giyebilir. Oraya blue jean ile girmek, oranın mehabetinin büyüklüğünü mü küçültecek? Giyimle orası ne büyür, ne küçülür, orası fikirlerle, ideolojilerle veya siyasetle büyür veya küçülür. Birinci meclis dedemin resmini görüyorsunuz, başında aşiret poşusu ile girmiştir. İkinci mecliste böyleydi. Hoca sarığıyla, cübbesiyle gelmiştir, gözlüğü ile gelmiştir, istiklal harbi de böyle kazanılmıştır. O günkü meclis mi kutsal görevler yapmıştır, bugünkü mü? Bana göre o günküler. Bu üniformalardan vazgeçmemiz lazım. Genel adaba aykırı olmamak kaydıyla her insan istediği şekilde giyer. “ÇEVRENİN OYUYLA İKTİDAR OLDUK” “İKTİDARIN, “MUKTEDİR OLMAK” GİBİ BİR HASTALIĞI VAR” “AVURPA BİRLİĞİ HEDEFLERİNDEN SAPMAMALIYIZ” “BAŞBAKAN’IN TELEFONUNUN AÇILIŞINDA” SENDEN BÜYÜK ALLAH VAR” YAZIYOR” "Ak Parti “Çevreyi”, ezilmişleri temsil ederek iktidara geldi. Kimsesizlerin sahibiyiz diyorduk. Şimdi merkeze kaydık. Merkezde iktidar mikrobu kaynar. Parti, kendini bu konumdan kurtarmak zorundadır…” dediniz.

Parti mikroplardan korunmak için doğru antikorları üretebiliyor mu? Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte, toplumun bir çok kesimi çevreye iteklendi, Müslüman kesim ve Kürtler. Peki niye cumhuriyet böyle bir işleve girdi, cumhursuz bir cumhuriyet oldu. Seçkinci ve bürokratik bir kitle ülkeyi idare ediyordu, ülke de bunları beslemeye yetiyordu, herkesi besleyecek güçte de değildi. Bu mücadele 1950’lere kadar devam etti. Devlette hakim olan bürokrasi ile halkın savaşı devam etti.1961 seçimlerinde yine askerin dediği olmadı, Adalet Partisi iktidar oldu, 12 Mart oldu, birileri tayin edildi Başbakanlar, Bakanlar fakat hemen onun ardından yapılan seçimlerde bürokrasinin istemiş olduğu kişiler iktidar olamadı. Aynı şekilde 12 Eylül’de gördük. Ogün muktedir olanlar halkın karşına çıkıp, “Şuna vermeyin, buna vermeyin” demesine rağmen vermeyin dedikleri ANAP iktidar oldu, bu aslında vatandaşla, bürokrasi arasındaki savaştır. Bizim 2002’de iktidara gelirken, “Kimsesizlerin kimsesiyiz” dedik, çevre ile ilgilendik, özgürlükler, demokrasi sizin için var, dedik, sosyal devlet anlayışını öne sürdük, dolayısıyla biz çevrenin oyuyla iktidar olduk. Çevreyi, merkeze getirmeye çalıştık, çevre ortadan kalkmadı henüz ama iktidarın çocukluğu hastalığı var, muktedir olmak. Bazen ters reaksiyonlar da yaratabilir. Geçmişinizi, sözlerinizi unutursunuz, bu tehlikeli bir şeydir. Buna iktidar sarhoşluğu diyorlar veya iktidar hastalığı.

O gün bizim iktidara gelmemizi sağlayan hedeflerden sapmamamız lazım. Bir defa özgür dünya ile bir olacağız, Şangay beşlisiyle bir olmak değildi hedefimiz veya Rusya ile Karadeniz birlikteliği düşünmedik, biz ABD, Avrupa Birliği hedef aldık, oldukça önemli adımlar attık. Hakim olan bürokratik zihniyeti yıkmamızdaki güç, Amerika ve Avrupa Birliği irtibatlarımızla oldu. Eğer biz o irtibatları kesersek, “Avrupa Birliği almazsa almasın, biz zaten istemiyoruz” demeye başlarsak, Avrupa Birliği bir ekonomik birlik değil, bir ideolojik birlik. Onun temelinde insan var, özgürlük var, demokrasi var. Yoksa ekonominiz ondan da iyi olabilir, kişi başına milli geliriniz yüksek de olabilir ama özgür değilseniz, bunların hiçbir anlamı yok. Eğer öyle olsaydı, Petrol zengin ülkelerden Sudi Arabistan’daki insanların çok mutlu olması lazımdı. Ama ben zannetmiyorum ki onlar mutlu. Bizim o hedeflerden şaşmamamız lazım. Sayın Başbakan’ın telefon açılışında, oğlunun yazmış olduğu bir girişi yazısı vardı: “Senden büyük Allah var” diye. Bu hakikaten öyledir. Biz kullar iki metreküplük bir yere gireceğiz sonunda, dolayısıyla muktedir olan Allah’tır. Biz insanlar, hele iktidarda olan siyasi partiler iyi yad edilebiliyorsak kafi. Hastaneler halledildi, duble yollar yapıldı, havaalanları….bunların hepsi güzel, ama bunların hepsinin kreması, tat vereni, güzel göstereni demokrasi ve özgürlüktür. “2011 SEÇİMLERİ AK PARTİ İÇİN BİR UYARIYDI” Ak Parti muktedir hastalığına yakalanıp, Avrupa Birliği kolunu felç etti dersek, aynı başarıyı sürdürebilmesi, kendini toparlaması mümkün mü? Mümkün. Bu halkın bir özelliği vardır, düşünemeyeceğiniz kadar toplumsal bir bilinç var, bazen iktidarda olanları bir bakıyorsunuz, sandığa gömmüş, bazen de uyarıyor. Bana göre 2011 seçimlerinde de bir uyarı vardı, evet %50’ye vardık ama 2007 seçimlerinde elde etmiş olduğumuz başarıyı elde edemedik, çünkü o zaman halk, anayasayı değiştirecek gücü vermişti bize. Ama 2011’de fazla oy vermesine rağmen anayasayı değiştirecek gücü vermedi. Ha önümüzdeki seçimde başka mesajlar da verebilir, uyarabilir.

O bakımdan ben umutsuz değilim. Çünkü Ak Parti demokratikleşme sürecini götürebilecek olan tek siyasi partidir. “GEZİ’DE ANLAMSIZ BİR ŞİDDET VARDI” “GEZİ’DE İNCE MESAJLAR VAR” “GEZİ’DEN DERS ÇIKARTILMALI” Gezi Parkı eylemleri de bir uyarı mıydı, Mitingleri "Demokrasinin daha geliştiğini gösteren bir eylem" diye tanımlıyordunuz, eylemlerin demokrasiyi geliştiren bir yönü oldu mu? Gezi Parkının çeşitli safhaları var, hiçbirisini birbirine karıştırmamak lazım. Aslına bakarsanız, bir avuç doğasever iki üç tane ağacın sökülmemesi için çadır kurmuşlar, ve belki de müdahale etmeseniz iki üç gün sonra dağılacaklar. Ama orada anlamsız bir şiddet kullanılması toplumda bir infiale yol açtı. Uçta olan guruplar da bunların içine girdi, şiddet, vahşet uyguladılar, ama bunun dışında olan insanlar vardı, ve bunun halen devam etmesi de bunun göstergesi. Oradan ders çıkartılması kanısındayım. Orada ince mesajlar var. O insanların büyük bir kesimi, “Benim yaşamıma müdahale etme, ben istediğim gibi yaşarım, senin devlet olarak görevin bu değil, senin başka görevlerin var, sen benim emniyetimi sağla, sağlığımı koru, yaşam kalitemi yükselt, ben sevgilimle kol kola mı gezerim, üç çocuk mu yaparım, kürtaj mı yaparım bu sizi ilgilendiren konular değil” mesajını verdi. Ama iktidarı sandıkta değil de sokaklarda elde etmek isteyenler de vardı. Ha bunlara da müsamaha gösterilmemesi lazım. “SİYASETTE SÖZ KURŞUN GİBİDİR” “1950-60 ARASINDAKİ MECLİS KONUŞMALARI OLDUKÇA KİBARDIR” Bir zamanlar “Dingil” dediği için Bekir Coşkun’u mahkemeye vermiştiniz, o da kelimenin sözlük anlamını-anladığınız anlamda olmadığını vurgulayarak- açıklamaya çalışmıştı. Buna benzer şekilde “Çapulcu” ifadesini kullanan Başbakan sözlük anlamını açıklamaya çalıştı. Sizce kelime oyunu, verilen mesajı ortadan kaldırır mı? Geziciler için bir ifade kullansaydınız siz ne derdiniz? İnsanları fazla nitelendirmek, özellikle de aşağılayıcı şekilde nitelendirmek hoşuma gitmez. Bekir Coşkun’un yaptığı açıklama sizi tatmin ettiyse beni de eder. İnsanlar söyledikleri sözlerden dönmemeli. Eğer beni kastettiyse ben olsam, “Evet seni kastettim git mahkemeye, al benden 5 bin lira” derdim. Bu kadar mert olmak lazım.

Siyasette de kullanacağınız kelimeleri çok iyi seçmek zorundasınız, çünkü siyasette söz kurşun gibidir. Tabi ki insanlar sinirli olur, sağlık sorunları nedeniyle agresif olabilir ama siyasette belli bir seviyenin olması taraftarıyım. Bu dönemlerde bunu görmek mümkün değil, gurup toplantılarında veya liderlerin konuşmaların akislerine baktığınızda çocuklarınızdan sakınıyorsunuz. 1950-60 arasında İnönü-Menderes muhalefeti çok sert olduğu halde meclis tutanaklarında görürsünüz ki, kibarlığı kaybetmediklerini görürsünüz, 12 Eylül sonrasına kadar aynı şekilde devam etmiştir. “GEÇMİŞİMİN HESABINI VERMEYE HAZIRIM” “KILIÇDAROĞLU’NA SORULSA “HAKSIZIM” DİYECEKTİR” Sizin de gün, ay ve saat ile kayda düşen sert ifadeleriniz olmuştu. 27 Eylül saat 13.03’te Kılıçdaroğlu’na cevap verdiğiniz cevap: "Ruhen sahtekar." "Asrın üçkağıtçısı." Kılıçdaroğlu’nun biyografisindeki, “Dengir Mir Mehmet Fırat’ı deviren adam” ibaresini nasıl hazmediyorsunuz? Sert konuştuğum zamanlar olmuştu. Özellikle partinin kapatılma sürecindeki konuşmalarım oldukça serttir. Ama bir nedeni vardı, haksız bir kapatılma süreci içindeydik, çok geniş bir seçmen kitlemiz vardı, büyük bir moral bozukluğu başlamıştı. Ancak Kılıçdaroğlu ile yapmış olduğumuz münazarada Kılıçdaroğlu gayri ahlaki davrandı. Benim savunmuş olduğum her şeyde ahlaki değerlerin hakim olmasıdır. Kılıçdaroğlu’nun daha önce bu münazaradan önce, üç ithamı vardı. O dönem Uğur Dündar bana geldiğinde dedim ki: “Ben çekinmem oturur münakaşasını yaparız, konuşmamız o üç itham ile sınırlı olacak, başka bilgi-belge varsa elinde onu da programdan önce bana iletsin ki bihaber olmayayım” Bunda mutabık olduğumu söyledi. Program günü ben hastaydım, söz vermiştim çıktım, birinci ithamında özür diledi, geri aldı, ikincisinden de vazgeçtiğini söyledi, üç ithamı içinde herhangi bir ifadede bulunmadı, bu sefer döndü hiç o güne kadar konuşulmamış olan iki konu attı ortaya. 10 yıl önce gerçekleşmiş bir olay, benimle ilgisi var mı yok mu, o gün çıkartabilmem mümkün değil. Bir belgeyi elinde sallayıp, “Belgesi de budur” deyince bende aldım, fotokopisini basın mensubu arkadaşlara dağıttım, başka bir yazı, bu sahtekarlıktır dedim, özür diledi ama hiçbir medya mensubu bunu yazmadı, ben bunları araştırdım, belgelerini buldum, Türkiye’deki bütün gazetelere, genel yayın yönetmenlerine gönderdim, benimle ilgili olmadığını, berat kararlarını belgeleriyle gönderdim ama hiçbirisi üzerinde durmadı, bu medyanın Türkiye’deki ahlaki seviyesini gösteriyor. Ben geçmişimdeki her şeyin hesabını vermeye her zaman hazırım. O gün sahtekarlık yapıldı. Bugün açıkça Kılıçdaroğlu’na sorulsa, “Evet ben haksızım” diyecektir.

Çünkü birkaç yerde de demiş, duydum. “KILIÇDAROĞLU’NU ARAZÖZE BENZETİYORUM” “KILIÇDAROĞLU HALA AMATÖR” “MÜFETTİŞLER HERŞEYE ŞÜPHE İLE BAKAR” Bu düello yüzlerce habere konu oldu ama Melis Alphan özellikle toplantıya blue jean ile gelen Kılıçdaroğlu’nun giyimini, rahatlığını eleştirmişti. Siz kendisinin başka hangi amatörlüklerini yakaladınız? Baştan sona amatördü, hala daha amatör. Siyasette bir türlü profesyonelleşemedi. Her mesleğin kendine has özellikleri vardır, o mesleği terk etseler de özellikleri devam eder. Kılıçdaroğlu müfettişlikten gelmedir. Müfettişler her şeye şüphe ile bakarlar, kendilerinin dışında herkes; hırsızdır, namussuzdur, üç kağıtçıdır bir tek kendileri çok dürüsttürler. Oradan ayrıldıktan sonra da aynı şekilde görmeye devam ederler çünkü müfettişler yasal olarak korunurlar, bu bireylerin özgürlüğünü doğrudan gasp eden bir şeydir, müfettiş vermiş oldukları raporlardan sorumlu değillerdir. Yani 1 milyar liralık ceza yazar, mahkemede hepsinden berat edersiniz, bu arada perişan olmuşsunuzdur, bankalar üzerinize gelmiştir ama gidip o müfettiş hakkında “Sen bana bu kadar zarar verdin” deyip dava açamazsınız. Ben Kılıçdaroğlu’nu arazöze benzetiyorum. Eskiden itfaiye araçlarının önüne bir aparat takarlardı, bu sokakları sulardı ve bunun şoförü ve yanında zabıta memurları olurdu, bu zabıta memurları tanıdığı birisi kaldırımdan yürüyorsa, bir kolu vardı onu çekerdi, su açılırdı adamın üstü başı berbat olurdu, küfrederek arkasına düşer ama tabi araç gitmiş olurdu. Kılıçdaroğlu”ona benzetiyorum, bir şeyi atıyor ortaya, onun aksi ispat ediliyor, belgesi çıkıyor ortaya, “özür diliyorum, ben öyle bilmiyordum” demiyor, beyninde “özür” kısmı yok. Bir şey söylüyor, geçip gidiyor. Nasıl olsa iz kalır diye düşünüyor. Bu kötü bir şey. “ŞOFÖR, EROİN İŞİNDEN MAHKUM OLDU” Rauf Tamer, şunu yazdı: “ Dengir Mir Mehmet Fırat’a eroin kaçakçısı... Öbürüne doğalgaz hırsızı, berikineDubai’de vatanı satan adam...E yok.

Kendisi Türkiye’nin tek dürüst insanı olsa bile, her gördüğü adam hırsız değildir.” Ben de tam Kılıçdaroğlu’nun her gördüğünü hırsız sanma hastalığı mı var? diye soracaktım… “Uyuşturucu Baronu” diye bir tabir kullandı. Enteresan olan o olaydan daha evvel benim ortak olduğum şirketin herhangi bir kusuru yok. Kaldı ki ben ondan evvel o şirketten ayrılmışım, bir anonim şirket, paramı almışım, paramın dekontunu da gönderdim, kaça sattığımı belgeledim ama bu şirket bunu yapmaz çünkü Türkiye’de en çok narenciye ithal eden bir şirket. Senede 2000 civarında tır kullanıyor ve bu şirketin bir tek tırı yok. Harici nakliye şirketleriyle çalışıyor. Narkotik şubesi, bu firmanın o aracını ve o şoförü Mardin’den itibaren izliyor çünkü sabıkalı bir şoför. Antep’te eroinin araca yüklendiğini de görüyor, takibe alıyor, Mersin’e geliyor, tesise giriyor, narenciye yükleniyor, mühürleniyor, polis halen takipte…asıl sahibini bulmak için el koymuyor, eroin arabanın dış tarafında. Edirne’ye kadar gidiyor, Edirne’de yakalıyorlar. Orada şirketin sahibini şoförle ilgili olabilir diye gözaltına alıyorlar. Narenciye şirketine de geliyorlar, soruyorlar, bir süre sonra nakliye firması sahibinin de kusursuz olduğu anlaşılıyor, şoför de yargılanıyor 12,5 yıla mahkum oluyor. Peki benim ortak olmadığım bir şirket ile ilgili ithamı ne kadar ahlaki bir hareket? Medyanın ahlaki düzeyini de tartışmamız lazım tabi. Merkez medya, Ak Partinin düşürülmesi için iyi bir çaba içindeydi, Dengir Fırat’a değil, Ak Parti’ye zarar verir kaygısıyla o işi kapattılar. “PARTİDEN AYRILIŞIMIN KILIÇDAROĞLU İLE İLGİSİ YOK” Kılıçdaroğlu’nun hayali ihracatla suçladığı şirket hakkında açılan 350 bin TL’lik tazminat talebi reddedilmişti. Kendisine karşı haksızlığınızı kabul ettiğiniz bir durum oluştu mu? Hiçbir yerde olmadım, hepsinin belgesini kendisine gönderdim. Bu konuda Mersin Başsavcılığı tahkikat açtı, oranın gümrük baş müdürünü bilirkişi tayin etti, sordu, adam orada kaçakçılık olmadığını beyan etti, taraflardan biri ben olduğum için, savcılık korktu ve bununla yetinmedi ikinci bir bilirkişi daha tayin etti. O da rapor verdi, hiçbir suç unsuru bulamadı, bunun üzerine takipsizlik kararı verildi, takipsizlik kararına Tarsus Ağır Ceza Mahkemesinde itiraz edildi, ağır ceza mahkemesi takipsizlik kararını doğru buldu.

Bunun belgelerini gönderdik. İnanmıyorsa benim yapabileceğim bir şey yok. Benim partiden ayrılışımın bunlarla ilgisi yok. “PARTİ BENİ YARI YOLDA BIRAKMADI” “İSTİFA NEDENİMİ İLERİDE AÇIKLAYACAĞIM” İstifanızın perde arkasında neler olabileceği üzerinde çok duruldu. Bir; Adana teşkilatı konusundaki değişiklik talebinizi Başbakanın reddetmesinden kaynaklı bir durumdan söz edildi. ikinci olarak "Öcalan’a işkence yapılması konusunda soruşturma açıldığını söylemesini istediğiniz söylentileri…? Siz sağlık sorunlarını ileri sürdünüz ama Ak Parti durmadan ilerlediği yolda sizi bırakmış mı oldu? Benimle ilgili iddiaların tamamı yanlış. Ben teşkilatlarla hiçbir zaman uğraşmadım, şunu alın, bunu verin demedim. Bir tek kongreye giderim, dinlerim, konuşmam gerekirse konuşurum. Ben Genel Başkan Yardımcısıydım, teşkilata müdahalem doğru olmazdı ve hiçbir zaman da böyle bir talebim olmadı. Öcalan ile ilgili Sayın Başbakan ile aramızda böyle bir konuşma geçmedi. Çünkü beni ilgilendiren bir konu değildi. Bir ara BDP milletvekilleriyle yemek yemiştim ama Sayın Başbakan benim yaşam tarzıma, kimlerle arkadaş olduğuma dair hiçbir müdahalede bulunmadı. Ahmet Türk benim okul arkadaşım, bir yerde karşılaşmışız yemek yemişiz, partiyi ilgilendiren bir konu değil, beni ilgilendiren bir konudur. Dolayısıyla bunların hiçbirisi doğru nedenler değildir. Parti tarafından yolda bırakıldığımı doğru bulmuyorum çünkü siyasette belli bir noktaya kadar gelirsiniz, ya ondan öteye gidemeyecek noktadasınızdır, mesela benim pozisyonum genel başkan yardımcılığı idi, ondan sonraki makam genel başkanlıktı, benim genel başkan olmam mümkün değil, ben oradan istifaen ayrıldıktan sonra milletvekili olarak devam etmem mümkün değildi.

Çünkü ben genel başkan yardımcılığına kadar gelmişim, istifa ederek ayrılmışım, ayrıldıktan sonra müracaat ediyim milletvekili olayım, meclise gireyim gibi bir çabanın içinde olamam çünkü o noktaya gelmem hemen hemen imkansız. 2011 seçimlerine müracaatım da enteresandır, İstanbul ve Ankara gibi hiç ilgim olmayan yerlerden müracaat ettim, aday gösterilmeyeceğimi biliyordum, Sayın Başbakan ile konuşmuştum. Ama benim kendi siyasetim nedeniyle bunun parti tarafından reddedilmiş olması lazımdı. Müracaat etmeseydim o ayrı bir sonuç doğururdu, yoksa milletvekili olmak için benim bir müracaatım yoktur. Eğer olsaydı genel başkan yardımcılığından istifa etmezdim, siyasete devam ederdim, beni kabul etme veya etmeme gibi bir problem olmazdı çünkü milletvekillerini belirleyen 5 kişilik komisyonun içindeydim daima. O bakımdan yolda bırakılma diye bir şey yok. Her dönemde olan olaylar. Belki daha ileride açıklanabilecek nedenlerle olmuştur. “İSTİFA DOLAYISIYLA PİŞMAN DEĞİLİM” Ama fikirsel ayrılıklar göze çarpıyor sanki? Fikirsel ayrılıklar olabilir. Bu partinin kurucularındanım ama fikir ayrılığım partiye zarar verecekse, o partide olma durumum, siyasi ahlakıma sığmaz. Ayrı bir düşüncedeysem ve ayrı düşüncem tatmin edilmediyse benim istifa etmem lazım. Türkiye’de de bir ilktir, istifa dolayısıyla pişman değilim, zaten insanların siyasette kalma mecburiyeti de yok, yeni genç arkadaşlar gelecek, siyaset boşluk da kabul etmez, yerime gayet iyi arkadaşlar geldi. “TÜRKİYE ZATEN BÖLÜNMÜŞTÜ” Wikileakste, sizin Kürtleri ilgilendiren konularda ak partinin son derece pasif kaldığını düşündüğünüz belirtilmişti.

Büyük hamle olan, barış süreci sizin bu görüşünüzden sonra mı gelişti, ayrıştığınız noktaların başında bu mu geldi? Pasif kaldığını söylemem mümkün değil, 2002’den 2010’a kadar devrim niteliğinde büyük adımlar atıldı. Ama belki yavaşlamalar oldu, bazen durma noktasına geldi, Ülke içindeki ve dışındaki şartlar bunu icabet ettirmiş olabilir. Ben oyunun dışında olduğum için kestiremiyorum. Bu süreç çok hayırlı bir süreç, bu süreci başlatabilmek de her kula nasip olmaz, ancak Tayyip Bey gibi toplumun üstünde çok büyük etkisi olan bir şahsiyet tarafından yapılabilir, çünkü Türkiye’nin 150 yıldır temel bir problemi. Bir de bunun karşısında olan ve bugüne kadar bunan nemalanmış bir kesim var, onlar da psikolojik savaş yürütüyorlar, “Ülkeyi bölüyorlar” diye, aslında farkında değiliz ülke bölünmüştü zaten. Yapılan şey bölmek şu anda. 30 yıldır süren iç savaş vardı, o bölgede ayrı bir hukuk uygulanıyordu, 50 binin üstünde de insan ölmüştü, aslında bir bölünmeydi bu. Çünkü fikri bölünme, fiziki bölünmeden çok daha önemlidir, fikri bölünmeye doğru gidiyordu Türkiye, ayrışmaya başlamıştı. Bana göre Ak Partinin bu süreci başlatması ülkeyi birliğe götürdü. Bugün insanlar rahatlıkla normal yaşamlarına dönüyor, insanlara sorulduğu zaman çok azınlıkta olan kesim haricinde kimse bu ülkeden ayrılmak istemiyor. Kürtler o kadar aptal” değil şeklinde bir beyanatım vardı, niye bölünmek istesinler, çünkü Türkiye bir bütün olarak güzel. Fikri bölünme katılaşmaya başlarsa, o zaman tehlike başlar demektir. Geciktirilmemeli, hiçbir şarta bağlanmamalı, temel sorun hak ve özgürlükler sorunu, hak ve özgürlükler hiçbir şarta bağlanamaz, “PKK çıksın ondan sonra” sözünü doğru bulmuyorum. O bölgede yaşayan insan benim vatandaşımsa ve onun hak ve özgürlükleri Trakya’daki Memiş ağadan farklı ise, o zaman hata orada başlamış demektir. “PKK SİYASET YAPSAYDI, DIŞLANMAZDI” Silahları bırakıp gidin uyarısını doğru bulmuyorsunuz yani? Gidecektir, gitmek zorunda. 21. Yüzyılda silahın yeri yok ama siyasette silahı bugüne kadar elinden bırakmadığı için PKK, Avrupa’dan, dünyadan tecrit edildi. O onun hatasıydı. Eğer silahı bırakıp sivil siyasete girmiş olsaydı, bu kadar dışlanmazdı. “KÜRDİSTAN BİR REALİTE” “Hep beraber poligon dışına çıkıldığı” bir ortam yaratılabilirse işler kolaylaşabilecek” dediniz, Kürdistan’a bir başkent bile buldunuz, Van Erciş. Kürdistan eyaletini Osmanlı kurdu, bunun merkezini de Diyarbakır yapmadılar, Erciş yaptılar, çünkü orada Anadolu ordu karargahı olduğu için yaptılar, sonra o eyalet iptal edildi ve Diyarbakır’a taşındı.

Kürdistan bir realite. Kürdistan, Kürtlerin yaşadığı bölge demek. Irak’ın Kuzeyi, Türkiye’nin güneyi…aptalca şeyler bunlar. Anayasalarında yazıyor, Irak özerk Kürdistan yazıyor, bunu söylemesek Kürdistan ortadan kalkacak. İran’da bir bölgenin ismi. Kürdistan. Hatta bir uçaklarının ismi Kürdistan diye de kıyamet kopmuştu. Bunda gocunacak bir şey göremiyorum. Ben Başkenti demedim, o eyaletin yönetim merkezi dedim. “ÖCALAN MHP İÇİN BÜYÜK BİR KIYMET” Barış sürecinin iki ateşli ucu var, biri Öcalan, diğeri özerklik. İdam cezasının kaldırılması tartışılmaları sırasında “Asamadınız, bundan sonra da asamayacaksınız” demiştiniz. Öcalan’ın muhatap alınmasının uzantısı ne olur, PKK’nın güvenlik anahtarı gerçekten o mu? Asamadınız sözünü meclis konuşmasının tümüne bakarak değerlendirmeniz lazım. İdam cezası kalksın mı, kalkmasın mı münakaşası vardı mecliste. Hükümet idam cezasının kaldırılması ile ilgili kanunu meclise sevk etti, bunun altına Başbakan Yardımcısı olarak Bahçeli’nin imzası vardır ama MHP’li milletvekilleri o gün o oylamaya ret oyu kullandılar, nasıl olsa çıkacak diye, bunu kullandılar, MHP’lilere: “Siz doğru söylemiyorsunuz” dedim, çünkü Başbakanlıkla meclis arasındaki mesafe 500 metre. Her gün 10 cm yürüseydiniz, bu dosyayı karıncaların üstüne yükleseydiniz yine de meclise kavuşurdu. 2 sene Başbakanlıkta beklettiniz, sonra kendi liderinizin altında imzasıyla meclise getirdiniz, şimdi kalkmışsınız numara yapıyorsunuz. Siz asmazsınız, çünkü kullanabileceğiniz en büyük meta Öcalan’dır, elinizdeki büyük kıymeti kaybetmezsiniz” demiştim. Ama altını, üstünü kestiler, Papa’nın New York ziyaretindeki söze benzetiyorlar. “ÖCALAN’IN ÖRGÜT ÜZERİNDE %100 ETKİLİ OLDUĞU SÖYLENEMEZ” PKK sorunu ile Kürt sorunu ayrı ayrı sorunlardır. Karıştırırsanız, o zaman Kürt sorunu geride kalır, PKK sorunu öne çıkar, ondan sonra da terk etti etmedi, silahları bırakıp mı çıktı sıkıntısına düşersiniz. Kürt sorunu, bir temel hak ve özgürlükler sorunudur, vatandaşlar arasındaki ayrımdan meydana gelmiş olan bir problemdir. Sizin çocuğunuz bu tarafta doğmuşsa “Memiş” diyebiliyorsunuz, ama doğu ve güneydoğudaysanız, “Memo” derseniz, gayri ahlakidir der yazılmaz.

Dilinin yasaklanması, şarkısının yasaklanması…Türkiye’de herkes istediği dilde şarkı söyler, ama orada yasaktır, bu aptalcadır. Siz vatandaşlarınızın arasına ayrım koyamazsınız, o zaman ona ne cumhuriyet denir ne demokrasi denir. PKK ile oturur konuşursunuz, silahı bırak dersin bunlar normal olan şeyler. 1999’dan beri hapsetmiş olduğunuz bir insanın halen örgüt üstünde %100 etkili olduğunu söylemek mümkün değil. O da kendi örgütünün eğilimlerine, söylemlerine bakmak zorunda. Onun aksine bir şey dayatamaz. Her ne kadar “biz liderimize bağlıyız” deseler de çeşitli zamanlarda aralarında çekişme oluyor, “Şu şartlarda olursa olur” diyorlar ama o ayrı bir sorundur, Öcalan ile veya PKK’nın üst yönetimi ile görüşülmesi gayet normaldir. PKK ile Kürt meselesini ayrı ayrı ele almazsanız ikisini de halledemezsiniz. Bugün o noktaya doğru gidiyor. “AK PARTİ BENDEN İSTİFADE ETMEDİ” Kürt 60 milletvekilinden biriydiniz, Kürt politikaları konusunda siz mi Ak Partiden istifade ettiniz, o mu sizden? Ak Partinin benden istifade etmesi durumu olmadı, benim direk etkin olduğum kanısında da değilim. Ak Partinin varlığı, bu sorunun hallinde temel unsurlardan biridir.

Ben 2008’den itibaren yokum, 2011 yılından itibaren mecliste de değilim ama bu aralar gelişmeler var, açılım süreci var, demokratikleşme süreci var, ha bunlara tenkitlerim olabilir, noksan gördüğüm yönler olabilir ama bunu yapan, hayata geçiren onlar. “AK PARTİLİYİM, HALA DA ÜYEYİM” Ruhen ayrıldığınızı görebiliyorum ama kalben Ak Parti ile ayrılığınız söz konusu mu? Yo, hayır. Ben yine Ak Partiliyim, halen üyesiyim. Bir partiye tabi olduğunuz zaman, onun koymuş olduğu kuralları bir Allah emri olarak algılayanların aklı almıyor. Yanlışını görseniz de tenkit etmemenizi söyleyen bir anlayış. Ben gördüğüm yanlışı söylemenin ona mensubiyetin bir gerekliliği olarak algılarım. Uyarmak zorundayım, belki de ben yanlış görüyorumdur. Bundan birileri alınır alınmaz çok ilgilenmiyorum. “MEDYANIN HERŞEYİMİZİ ÖVMESİ TEHLİKELİ BİR DURUM” “DÜN AKP’YE KÜFREDENLER, BUGÜN METİHLERE BAŞLAMIŞSA TEHLİKE VARDIR” “DÜN YERDEN YERE VURAN BUGÜN YANIMDAYSA BEN KORKARIM” Baransu'nun "Başbakanı üç bakan yanılttı" haberi, Taraf’tan ayrılmanıza neden oldu. Bu kısa süre yazarlık deneyimini Taraf’ta edinmek isteyişiniz, sizin artık bir muhalif olduğunuzu göstermiyor mu? Hayır, ben muhalif değilim. Muhalif, muafık diye ayırmaya başlarsanız, 2000’lerde başımıza gelen olayların tersi ile karşılaşırız, o gün de basının tamamı karşımızdaydı. Biz buna rağmen iktidar olduk ve hiç önemsemedik, şunu söyledik: “Biz halka gider, halka anlatırız bunu” Ve gittik, halka anlattık halk da anladı, medyanın hiçbir etkisi olmadı orada.

Medyanın da bizden yana olması yani her şeyimizi övmeye başladılarsa tehlike başladı demektir. Nasıl ki her şeyimizi yererken çok kötüydü, her şeyimizi överken de titrememiz ve kendimize gelmemiz, “Olmaz” dememiz lazım. Herşeyimiz iyi olamaz, mutlaka hata yapıyoruz, çünkü biz kuluz. Bizi hata ile malul kılmıştır. Eğer birileri “Yok her şeyiniz iyidir” diyorlarsa ve dün bize küfredenler bizi çok metih ediyorlarsa işte o gün tehlike başlamış demektir. Daha düne kadar beni yerden yere vuran, hıncından, kininden dolayı bana karşı olan bugün benim yanımdaysa ben korkmaya başlarım. Eğer dostlarım benim yanımda değillerse, düşmanlarım benim yanımda dost olmuşlarsa, ben şuna inanırım ki, “Bir gün mutlaka bana kazık atacaklardır” “ TARAF, TÜRKİYE’DEKİ KORKUYU YIKTI” “VEFA HİSSİ NEDENİYLE TARAF’TA YAZDIM” Tarafta yazı yazmamın sebebi de şuydu, Taraf Türk demokrasisine büyük katkı sağlayan bir gazetedeydi, Türkiye’de korkunun yıkılmasında Ahmet Altan editörlüğünde yürütülen Taraf’ın büyük faydası oldu. Bu inkar edilemez bir gerçektir.

Ha içerisinde ayrışmalar oldu, ben bir vefa hissi olarak orada yazmayı doğru buldum. Ama orada yapılan haksızlığa göz yummamı gerektirmez, çünkü ben yargısız infaza karşıyım, isterse düşmanıma yargısız infaz yapılsın ben karşıyım, ha belgesini, bilgisi koyarsanız ortaya olur, ama hiç ilgisi olmayan insanın resmini koyarsınız oraya, altına da manşet atarsınız, onun da altında herhangi bir şey yoktur, bu infazdır. Böyle bir infaz olursa bunu kabullenmem mümkün değil, kişiyi tanıyım tanımayım hiç önemli değil, adil olmak zorundayız. “SİYASİLERİN YARGILANMASINI HALKA BIRAKMAK LAZIM” Adaleti her yerde arıyorsunuz. ''Mafyanın, darbecilerin, vurguncuların avukatlığını peşin olarak kabul edenlere söylenecek tek bir şey vardır, sen de aynı düşüncede, karakterdesin'' Bu sözünüze göre Kılıçdaroğlu veya Bahçeli’de yargılanmalı mı? Siyasilerin yargılanmasını halka bırakmak lazım, halk yargılıyor, halk hüküm veriyor. Bazen sandığın dibine gömüyor, ne yaparsanız yapın sizi ana muhalefet partisi haline getiriyor, ve giderek sizi ciddiye almamaya başlıyor, hükümleri çok kesin, onlar çok iyi yargılıyor, temyizi de yok, anlamıyorlarsa da, söylenecek bir şey yok. “ERGENEKON HALA YAŞIYOR” “AK Parti iktidarının yaptığı tek şey vardır: AK Parti Ergenekon olayını örtmemiştir, örtbas etmemiştir. “ dediniz. Ergenekon’un tek yemi Ak Parti mi, üzeri açılmasaydı, uykuda bırakılsaydı kendiliğinden vazgeçebilirler miydi? Hayır vazgeçmezlerdi, hala da ortadan kalkmış değil. Ergenekon hala yaşıyor çünkü Ergenekon operasyonu bana göre bitmiş bir operasyon değildir. Çünkü eğer böylesine devasa bir organizasyon varsa, bunun mutlaka medya ayağı vardır ve bir finans ayağı, bir istihbarat ayağı vardır, bu ayakların hiçbirisine gidilmemiştir. Operasyon belli yerlerde kesilmiştir. Bana göre Türkiye’de hala cereyan eden, Türkiye’yi sıkıntıya sokan pek çok olayın altında Ergenekon’un parmağı vardır, Ergenekon’un bir kısmını deşifre etmişsinizdir, cezalandırmışsınızdır ama deşifre edilmeyen devasa bir örgüt. Devletin her kademesi bu örgütün içinde. Peki hiçbir üst düzey devlet memuru bu Ergenekon’un içinde değil miydi? İstihbarattan, polisten kimseler neden yok içeride? “KOMUTANLARIN HATIRA KİTAPLARI YETERLİ DELİL” Sıra onlara da gelecek mi? Zannetmiyorum, herhalde belli bir noktada kesilmesi lüzumu hissedildi. Meşhur yuvarlak laftır, “Kamu yararı” onu gerektirdi, orada kesildi, halen de tartışılıyor, haksız mı ceza verildi diye.

Çok geriye gitmeye gerek yok, bu emekli olanların bir çoğu hatıralarını yazmıştır, bu hatıra kitaplarını alıp dosyaya koysalar yeterli delildir zaten, çünkü o kadar kendilerinden emindirler ki, yapmış oldukları tüm pislikleri yazma cesaret gösterebilmişlerdir. O bakımdan 1 milyon belge koymaya gerek yok. “MAHKUM OLAN KOMUTANLAR, SAFRANIN ATILMASIDIR” Komutanların aldığı cezalar, TSK’nın cesaretini de kırar mı? İçlerinde gayri yasal işlemler yaptılar diye birileri mahkum oluyorsa ve bundan morali bozuluyorsa, oturup düşünmek lazım. Bilakis bu safranın atılmasıdır. Ordu temel görevine dönmeye başlamıştır. Harekat ordusundan bugüne kadar çeşitli müdahalelerle gelen şey, ilk defa yerine oturmaya başlamıştır. “BİR YARGI MENSUBU KİMSENİN ASKERİ OLMAMALI” “AVUKATIN SÖZÜ, HÜSEYİN ÇELİK’İN SÖZÜNDEN AĞIRDI” AK Parti’den ilk Ergenekon yorumunu Hüseyin Çelik’ten geldi. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz diyenler sevsinler sizi. Mustafa Kemal hayatta olsa size patates soydurmazdı" dedi. Sizce bu yorum ilk mesaj için biraz ağır olmadı mı? Yok bana göre uslüp meselesidir. Sayın Çelik, Türkdili ve edebiyatı doçentidir, dilin zenginliklerini çok fazla kullanır, onun tarzıdır. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” şeklinde yapılan konuşma daha ağırdır, bir avukat, bir yargı mensubu olduğunu söylüyorsa, hiç kimsenin askeri olmamaları lazım, adaletin askeri olabilirler. Hukukçu olduklarının inkarı vardır orada, büyük hata yapmışlardır. Seçimden korkan partilerin muhalefet yaptığı bir siyasi dönemden geçiyor Türkiye…''İçinden çıkmış olduğu halkı küçük gören civcivler var. Bu halk olmasaydı o civcivler yaşama imkanı bulamazdı'' sözü de size ait. Civcivler ne zaman tavuk olacak? Civciv meselesi “Benim reyimle dağdaki çobanın reyi aynı değil” diyen bir sanatçıya verdiğim bir cevaptır. Belli bir makamda olmak, para kazanmak onlara böyle bir hak vermez.

O dağdaki çoban, ondan çok daha vatansever, çok daha yurtsever ve demokrat, çünkü o çoban en azından gider oyunu kullanır ama o o oyu bile kullanma lüzumu hissetmez, ya plajdadır, ya culüptedir…Onun cevabıydı, herhalde yerini buldu, ondan sonra pek bir söylem olmadı. “YEREL SEÇİMLER, GENEL SEÇİMDEN DE, CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNDEN DE ÖNEMLİ” “GEZİ OLAYLARI TOPLUMU ETKİLEMİŞTİR” “YEREL SEÇİMLE, GENEL SEÇİM BİRLEŞMELİ” Erdoğan için ilk seçimlerin ardından ”Yiğit düştüğü yerden şahlandı” demiştiniz. Gezi olayları, Erdoğan’ın koşusunu daha mı hızlandırır, yerel seçimlerdeki başarısını nasıl etkiler? Tayyip Erdoğan parti kurulduğunda yasaklıydı, Genel Başkandı ama milletvekili olamamıştı. Siirt’teki bir konuşması nedeniyle ceza aldı ama enteresan, Siirt’te yapılan bir ara seçimle de kazandı. O söylemim Siirt’te yaşanan durum dolayısıyladır. Gezi olayları toplumu tabi ki etkilemiştir. Oyları şu anda düşünmek veya sonuca varmak mümkün değil çünkü yapılacak olan tahminler gerçeği ifade etmez. Ancak, son 3 aydaki veriler giderek yaklaşılan veriler olur. Ama bu yerel seçimler çok çok önemli. Bu yerel seçimler, genel seçimden de, Cumhurbaşkanlığı seçiminden de önemli. Çünkü buradaki sonuç, onları çok feci şekilde etkileyecektir. Artı, iki sene içinde 3 seçimin olmasını da Türkiye’nin kaldırabileceği kanısında değilim. Bana göre yerel seçimler ile milletvekili seçimlerinin birleştirilmesi gerekir. Çünkü böylece yerel seçim sonuçlarının genel seçimi etkilemesine mani olunmuş olunur, bir şok yaşanmaz. “ADAYDA HATA YAPAN BİR PARTİ, ÇOK KÖTÜ BİR SONUÇLA KARŞILAŞIR” Egemen Bağış, “Türkiye'nin yeniden doğuşuna öncülük etmiş bir parti teşkilatı için İstanbul’da % 60 hiç de uzak bir hedef değildir” şeklinde bir tweet paylaştı. 2009’da ne olduğuna bakmak lazım, benim bildiğim o civarlarda değil, %50 de değil, aradaki fark çok fazla değil %6 civarındaydı. Yerel seçimlerde adaylar çok önemli, adaylar belirlenmeden bir şey öngörmek mümkün değil, ama adayda hata yapan bir parti çok kötü bir sonuçla karşılaşır. “BUGÜNKÜ SİSTEM PARLAMENTER SİSTEM DEĞİL EVREN SİSTEMİ” “ÖNCELİK YENİ BİR ANAYASA OLMALI” “TOPLUM KENDİNİ MECLİSTE İFADE EDEBİLMELİ Kİ, GEZİ’DE İFADE ETMESİN” Yerel seçim, Cumhurbaşkanlığından da önemli dediniz de…”Dünyada değişik sistemler var. İlle de başkanlık sistemi olacak diye bir şey yok. Kendimize göre bir sistemimiz olabilir” demiştiniz. Başkanlık sistemi en çok Tayyip Erdoğan’a mı yakışırdı, sizce yıllar sonra bu sistem uygulandığında Türkiye lider sıkıntısına düşer mi? Hayır, düşmez. Liderlik ayrı şey, Başkanlık sistemi ayrı şey. Ak Partinin programına bakarsanız, orada savunulan sistem Başkanlık sistemi değildir, parlamenter sistemdir. “Cumhurbaşkanının yetkilerinin daraltılması lazım ve gerçek anlamda bir parlamenter sistemin kurulması gerekir” bu programımızda gösterdiğimiz hedeftir.

Ülkenin Başkanlık, yarı başkanlık veya parlamenter sistemle yönetilmesi mümkün, hepsinin kendine göre avantajları var ama bunun yanında dezavantajları var. Hiçbir sistem mükemmel olan bir sistem değil. Bugün kaldı ki, 2007’de hazırladığımız anayasa taslağında parlamenter sistemi esas almıştık. Şimdi yeni anayasa yapılacaksa, Başkanlık sistemi dayatılarak geçirilemiyorsa öncelik yeni bir anayasa olmalı. Sonra icap ederse bundan vazgeçip gerçek anlamda bir parlamenter sisteme geçilmesi lazım. Ha bugünkü sisteme baktığınız zaman parlamenter sistem mi, hayır, bugünkü sistem, Evren sistemi. Anayasalarda böyle bir sistem yok. Kafada olan şey şu, “Cumhurbaşkanı asker olarak bizde olacak, kontrol mekanizması olarak da Çankaya Köşkünün devrede olması lazım” gibi anormal yetkiler verilmiştir. Böyle bir sistem çatışmayı getirir, Türkiye’de de bu çatışma uzun süre yaşanmıştır. Bana göre en uygun olan şey, gerçek anlamda bir parlamenter sistemdir. Ama bu sadece anayasada yazmasıyla mümkün değildir. Türkiye’nin Anayasa problemi olduğu gibi siyasi partiler ve seçim yasası vardır. Çünkü eğer bir ülkede demokrasinin vazgeçilmez öğeleri olarak siyasi partiler sayılıyorsa ve siyasi partiler yasası, demokratik bir yasa değilse, ülkenin demokrasi ile idare edilebileceğini iddia etmek bir hayalden ibarettir. Dolayısıyla anayasa ile beraber derhal siyasi partiler yasası ve bunun yanında temsilde adalet ama bunun yanında da yönetimde de istikrarı da sağlayabilecek bir seçim yasasının mutlak suretle olması lazım. % 10 barajı çok yüksek bir barajdır. Milletvekilliği %10’dan %7’ye, 5’e çekmek gibi davranış geliştirilebilir ama aslolan Türkiye’de halk inandığı taktirde, yönetimde istikrarı yani bir partiye çoğunluğu vermeyi sağlayabiliyor, bunu gördük ama temsilde adalet gerçekleşmiyor, bunu gördük. Bana göre%1 oyu olan dahi bir milletvekili sokabilmeli. Toplumun her kesimi kendini mecliste ifade edebilmeli ki, Gezi Parkında ifade etmesin. BDP yoktur orada, MHP de yoktu, CHP’ de yoktu o girmek istedi ama dışlandı. Ben inanıyorum ki, o gurupların temsilcileri mecliste olsaydı, Gezi’deki eylemler olmazdı, o kalabalık olmazdı veya toplumda bu kadar yaygınlaşmazdı. “AK PARTİ’NİN KAPATILMASI DAVASI, ERGENEKONA DAHİL EDİLMELİ” Ergun Özbudun başkanlığında yaptığınız anayasada bu eksiklikleri göremediniz belki? O gün de gördük, imkan olmadı, parti o anayasa değişikliğinin yapılmaması konusuna çeşitli kanallar çaba gösterdi, en sonunda da partiyi kapatma noktasına kadar götürdüler. Yeni anayasa yapma teşebbüsümüzden dolayı parti kapatılmak istenmiştir. O gün teşebbüs ettik, şiddet yoluyla akamete uğratıldı, Ergenekon’un yargılanması gereken şeylerden birisi bana göre, o müdahalelerdir.

Çünkü o gün meclisin çalışmasına müdahale edilmiştir. “ERGENEKON’UN YARGI AYAĞI NEREDE? O zaman kapatılma davasına dahil edilmeyen ama örnek gösterilen, “Atatürk devrimleri toplumda travma yaratmıştır” sözünüz de Ergenekon’a dahil mi olacaktı? Atatürk devrimleri sözü, siyaseten yazılmış bir şeydir. O savı nerede şimdi bilmiyorum, emekli mi oldu, ismini de unuttum. O günkü iddianame aslında bir yüz karasıdır. Bilgisayarın başına birilerini oturtmuşlardır, gazetelerdeki kupürleri kes, yapıştır yöntemiyle yapılmış bir iddianamedir, zaten davanın kendisi tutarsızdır ama maalesef Türk yargısı böyle bir şeyle karşılaşmıştır. Sorulması gereken şeylerden birisi de bu, Ergenekon’un yargı ayağı nerede? Niye yargılanmadı, niye tutuklanmadı bunlar, yalnız asker miydi, hayır, bunun içinde yargı da vardı, bunun içinde idare de vardı. Niye olduğu herhalde bir gün ortaya çıkar. “ANAYASA ÇALIŞMALARI BİR NETİCEYE VARAMAZ” “ANAYASA KOMİSYONU DEĞİL, ANAYASA YAPMAMA KOMİSYONU” “PROTOKOL, MÜEBBETLİK BİR SUÇ” Bir sözünüz vardı: “Özgür anayasa vaat ettik ama hala özgür bir ülke değiliz” Özgür bir ülke olmadığımıza göre, şu anki anayasa çalışmaları boşuna mı? Anayasa çalışmalarının bir neticeye varacağı kanısında değilim, ben bunu ilk günde söyledim. Yeni bir anayasa yapmak için partiler arasında bir protokol imzalandı, bu protokol anayasaya aykırı bir protokol, suç! Çünkü meclisin çalışmasını bir sözleşme ile ortadan kaldırıyorsunuz, ne diyorsunuz: “”Her partiden iki kişilik bir komisyon anayasa taslağı hazırlayacak” tamam ama bu anayasa komisyonunda değişmeyecek, anayasa komisyonu meclisin resmi bir komisyonu, genel kurulda da değişmeyecek, genel kurulun üzerinde bir irade teşekkül ettiriyorsunuz, bu da suç. Meclisin çalışmasını, sözleşme ile ıskat ediyorsunuz, bu ağır bir suçtur, müebbetlik bir suçtur, çünkü siz oradaki milletvekilinin iradesini yok kabul ediyorsunuz, ben beğenmedim, ben milletvekiliyim 8 kişinin hazırladığı şeyi beğenmedim, özgür iradem var, çoğaldık, çoğaldık biz o maddeyi değiştirdik, o sözleşme “Hayır onu değiştiremezsin” diyor. Bu zaten imkansız, sıcak buz istemek gibi bir şey. 4 tane ayrı düşüncede olan bir siyasi parti heyetinin ve 4 partinin de mutabık kalması şartıyla bir anayasa taslağı hazırlıyorsunuz, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Bu anayasa yapmama komisyonu olarak adlandırılabilir, millet bir görsün burada bir şeyler yapılıyor diye, yoksa buradan çıkması mümkün değil. Temel hak ve özgürlüklerde mutabakat sağlayamıyorlar, 2 yıldır çalışıyorlar, ki biz AİHM sözleşmesini imzalamışız, BM İnsan hakları sözleşmesini imzalamışız, ek protokollerin hepsini imzalamışız.

Emel hak ve özgürlükler konusunda hiçbir şeyi yeniden yazmaya lüzum yok. Alırsınız önünüze, devlet olarak imza attığınız şeyin aynısını yazarsınız oraya. Ama bunda bile mutabakat sağlayamayan bir komisyon nasıl bir anayasa yapacak, nasıl vatandaşlık tarifini yapacak? “CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞINDA PARTİ DİSİPLİNİ AĞIR BASACAK GİBİ” 2000 yılında Fazilet Partisi'nden Cumhurbaşkanlığı'na aday olmuştunuz . Bugünkü şartlar demokrasi açısından daha müsait görünse de, Gül ve Erdoğan dışında bir alternatifin öne sürülmemesi neyi ifade ediyor? O günkü beyanatıma bakarsanız, hangi nedenle aday adayı olduğumu görürsünüz. Aynı şartlar olursa ben inanıyorum ki, aday adayı çıkar. Ama tabi ki parti disiplini daha ağır basıyor gibi görünüyor.

[email protected]

Bu haber toplam 2469 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ


Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Sincik Gündem | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.